Olgunluk

  • 13/2/2007


Olgunluk üzerine bir yazı...

........20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, kalın
sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden. Sıkı
dostları ve düşmanları oluyor insanın. Onları ölesiye
seviyor ya da ölesiye nefret ediyor onlardan.

30 larında yalanı hakikatten ayırt etmeye başlıyor.
İyi sandıklarının hıyanetiyle tanışıyor, sırtında dost
işi hançer darbeleriyle; ve en kötü zannettiği
şefkatle imdadına yetişiveriyor.

Zaman kanatlanıp da 40 ına yaklaştığında
insan, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini birbirine
karıştırıyor. İyilere nakşolmuş kötüyü ve kötülerin
içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu. Anlıyor ki,
iyi insan/kötü insan yok; insanın içinde iyilik ve
kötülük var, kötüyle iyi panzehiri değil birbirinin;
kankardeşi.
İyilerle kötüler çekiştirmiyor ipi. İyilik ve
kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi.


Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete
dönüşmesine; acı girdaplarının içinde hazzın
raksetmesine.
Tevazuyla gurur, haysiyetsizlikle onur el ele
yürüyor.
İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, günahkarla
tövbekarı birarada farkediyor.
Benim, hükmeden ve boyun eğen, zulmeden ve acı çeken.
Bunca şiddet kadar onca merhamet de benim eserim.
Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi hezimete
bulayan benim.
Kundak bezime tıpatıp benziyor kefenim,
hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız
ve asil.
Ben, hem örs hem çekicim.

İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı..
Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar dakanlı iç
savaşlarına borçlu ilerlemesini..

O zaman , iyileri kötülerden ayırmak gibi nafile bir
uğraşı bırakıp -başta kendin olmak üzere- insanların
içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun; kıymet bilmeyi ve
-yine başta kendin olmak üzere- herkesi hoş görmeyi
öğreniyorsun.

Tükendikçe pahalanıyor zaman; günler azaldıkça
uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değerleniyor dostların.
Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar;
sevapları ve zaferleri kadar.

Önemli değil kaç kez yenildiğin; önemli olan, kaç
yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.

Bu paramparça ruhlardan, çelişkili duygulardan,
çatışmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk
çıkıyor ortaya

ki olgunluk diyorlar adına.....


NOT: Can Dündar'ın "Nereye" adlı kitabından alınmıştır. Tüm edebiyat
severlere bilindik konulara bilinmedik yaklaşımlarla değinen bu akıcı ve
güzel eseri tavsiye ediyoruz.....

Can Dündar

Çanta

  • 13/2/2007


Genç yönetmen yeni filmi için yüzü düzgün, kamera karşısında rahat, düş
gücü gelişkin bir kadın oyuncu arıyordu.
Gazeteye ilan vererek adayları davet etmişti.
Gün boyu peş peşe girdiği mülakatlardan yorgundu.
O, kendine yeni bir kahve koyarken, sıradaki oyuncu adayını içeri aldılar.
Alımlı genç kız, yüzünde meraklı bir tebessümle deneme kamerasının
karşısına oturdu ve yönetmenle sohbete başladı.
Adı Emile Muller'di.
Kısa hasbıhalden sonra yönetmen değişik bir şey denemiş olmak için
"Çantanızı açıp bana içindekileri birer birer anlatır mısınız?" dedi. Genç
kız arkadaki çantaya uzandı.
Fermuvarını açtı.
Önce eline gelen iri kırmızı elmayı çıkarıp anlattı:
"Bu elmayı sabah tezgah başında meyvelerini parlatırken gördüğüm manav
hediye etti. Çok iştahlı bakmış olmalıyım."
Sonra bir kitap çıkardı.
Henüz kitabın ilk sayfalarında olduğunu ve okuduğu satırlardan çok
etkilendiğini anlattı. Romanın baş kahramanının dalaverelerinden söz etti.
Ardından bir gazete çıkardı:
İş aranıyor ilanını orada okumuştu. Listede, başvuracağı başka işler de
vardı.
Sonra makyaj çantası, ajandası ve not defteri...
Yönetmen, bu sonuncudan rasgele bir sayfa çevirip okumasını isteyince
defteri açıp mahcup bir edayla okudu genç kız...
Özel duygulardı okudukları...
Derken çantanın gizli bölmesine attı elini...
Oradan iki fotoğraf çıkardı.
Biri uyuyan genç bir adam fotoğrafıydı:
"Sevgilim" diye açıkladı:
"Fotoğraf çektirmeyi hiç sevmez de... Ancak uykudayken çekebiliyorum
fotoğrafını..."
İkinci fotoğrafın annesinin evlenmeden önceki hali olduğunu söyledi. O
halini şimdikinden daha çok seviyordu.
Genç kızın, çantadan çıkarıp büyük doğallıkla anlattığı her bir nesne, bir
yapbozun parçaları gibi onun hayatından kesitler sunuyordu.
* * *
Bu oyun, 15 dakika kadar sürdü.
Sonunda yönetmen Emile'e teşekkür etti.
Çıkarken kapıdaki görevliye telefonunu bırakmasını söyledi.
"Arkadaşlar gelecek hafta sizi arar" dedi.
Emile çıkarken, yönetmenin asistanı girdi içeri...
Dışarıda bekleyen daha pek çok aday vardı.
Yönetmen gerindi.
Kısa bir mola vermek istediğini söyledi.
Hala aradığını bulamamıştı.
Yeni bir kahve doldururken karşısındaki sandalyeye asılı çantaya ilişti
gözü...
Biraz önce içindekilerin birer birer anlatıldığı çantaydı bu...
Telaşla asistanını uyardı:
"Giden kız çantasını unutmuş, hemen koşup yetiştirsene..."
Asistan kız sandalyeye baktı ve "Yoo... O benim çantam" dedi.
Yönetmen, koltuğundan ok gibi fırlayıp kapıya seğirtti.
Aradığı oyuncuyu bulmuştu.
* * *
20 dakikalık bu siyah - beyaz Fransız filmini geçen hafta, 10. Avrupa
Filmleri Festivali'nde izledim.
Kısa filmin adı, filmdeki kızın adıydı:
"Emile Muller"
Yönetmeni:
Yvon Marciano...
Konusu:
"Hiçbir güç, düş gücü kadar güçlü değildir."

Can Dündar

SARI LIRA GIBI OMRUMUZ

  • 13/2/2007


'Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek'.
Dediği gibi şairin;
O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık
Rüzgârlara taratmayı saçlarımızı
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile
edemedik biz...

Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.

Hep yetişilecek bir yerler vardı
Aranacak adamlar, yapacak işler...
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin tersine bulaştı; Başkalarının
hayatı, bizimkini aştı.

Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine;
Kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu
Veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik.
20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını,
30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size,
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize...

Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimseci! kler kalmıyor
Yanınızda...
Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;
Vakti gelip sandıktan çıkardığınızda,
Bir de bakıyorsunuz ki,
Tedavülden kalkmış

İçimizde Bir Yer...

  • 12/2/2007


Bu söylediğimin doğru olup olmadığından hiç emin değilim ama bana öyle geliyor ki sanki hepimiz, içimizde bir başkası için ayrılmış bir yerle doğuyoruz. Bir parçası kayıp bir bulmaca gibi...

Hayatımızın önemli bölümünü garip bir eksiklik duygusu ile geçirmemiz, bazı sabahlar anlaşılmaz sıkıntılarla uyanmamız, bazen isimsiz umutlarla neşelenmemiz, sanırım o boşluğun içimizde yarattığı girdaptan kaynaklanıyor.

Karşılaştığımız her kadına ve erkeğe, belki de hiç farkında olmadan, girinti çıkıntıları o boşluğun kesiklerine uyacak diye mi bakıyoruz?

Elinde Sinderalla'nın ayakkabısıyla dolaşan biri var sanki içimizde, herkese, "Acaba ayakkabının sahibi bu mu?" diyerek bakıyor.

Tam olarak neyi ya da kimi aradığımızı bilmiyoruz.

Bize öğretilen bilgilerden yola çıkarak aradığımız insanla ilgili birçok olumlu özellik sıralıyoruz ama genellikle söylediklerimiz gerçeğe çok uymuyor.

Sonra birden birisi hayatımıza giriveriyor.

Onun sahip olduğu bir şey, belki kokusu, belki dokunuşu, belki gülüşü, belki zekâsı, belki hayata bakış tarzı, belki zevki, belki aldırmazlığı, belki ihtirası, belki de kötülüğü, içimizdeki boşluğun bütün girinti çıkıntılarını dolduruyor.

İlk düşündüğümüz, onunla mutlu ve huzurlu olacağımız.

İçimizdeki boşluğun ancak "iyi şeylere" sahip biri tarafından doldurulabileceğini sanıyoruz.

Ama gerçek, her zaman böyle değil.

Çoğunlukla içimizdeki boşluğa uyan "parça", kötülük oluyor.

Bir keresinde güzel bir kadınla tanışmıştım.

Rahat, özgür, zengin bir kadındı.

Paralarını yiyen, olanaklarından insafsızca yararlanan, yalan söyleyen, başka kadınlarla kırıştıran, onu bırakıp bırakıp giden bir adama tutulmuştu.

Adam çok yakışıklı değildi.

Başarılı değildi.

Sık sık ayrılıyorlardı.

Kadın, başka erkeklerle de oluyordu, hattâ bir iki defa da evlenmişti.

Ama adam ne zaman çağırsa koşarak ona gidiyordu.

Böyle tuhaf bir bağ, insanın aklına kaçınılmaz olarak "cinselliği" getiriyordu, aralarında garip bir uyum olduğunu düşünüyordu insan.

Benim aklımdan bunun geçtiğini anlayan kadın, ben bir şey söylemeden, sorulmayan soruya cevap vermişti.

— Diğer erkeklerle sevişmemden daha da değişik değil onunla sevişmelerimiz... Gerçi onla birlikteyken sabah akşam sevişiyoruz ama ona baktığımda ilk aklıma gelen şey sevişmek değil... Ama onu uzaktan bile gördüğümde titremeye başlıyorum... Onu görebilmek için para harcamaya razı oluyorum, aşağılandığımı bile bile onun arsızca istediği hediyeleri alıyorum... Bunun ne olduğunu da bir türlü çözemiyorum.

Bana, içimizde başka bir insana ait bir boşlukla doğduğumuzu düşündüren ilk, bu kadının anlattıkları olmuştu. Zamanla, bu tür bağımlılıkların, korkunç denilebilecek tutkuların genellikle esrarengiz zaaflarla birlikte ortaya çıktığını fark etmiştim.

Bunun, kötülüklerle doldurulması için ruhumuza yerleştirilmiş "şeytanın boşluğu" olduğunu düşünmüştüm.

Çünkü bu tür ilişkiler genellikle büyük sorunlarla boy atıyordu.

Bulmak için yıllarımızı harcadığımız insandan kaçabilmeye, ondan kurtulmaya çalışıyorduk.

Aşk, mutluluk, güven, dostluk, yakınlık yerine güvensizlik, tedirginlik, mutsuzluk, hattâ bazen düşmanlık ve kızgınlık vardı.

Bir başka insan, neredeyse hayat boyu bitmeyecek bir sorun haline gelebiliyordu bizim için.

Ama onunla yaşadığımız huzursuzluklar, başkalarıyla yaşadığımız sükûnetten daha çekiciydi.

O insanla birlikte, o insanın yarattığı soruna da tutuluyorduk.

Eğer biri aniden o sorunu çözümlese, hayatımızdan bize acı veren sorun çıkarılsa hissedeceğimiz duygu, bir rahatlamadan çok, bir boşalma ve eksilme olacaktı.

Belki yanılıyorum ama bazen bir insandan ziyade bir soruna tutulduğumuzu bile düşünüyorum; o insanı diğerlerinden farklı kılan, onun yarattığı sorunların diğerlerinin yarattığı sorunlardan daha fazla ilgimizi çekmesi, başkalarıyla yaşadığımız sorunlarla bir zaman uğraştıktan sonra onlardan rahatça vazgeçerken o insanın yarattığı sorunlarla uğraşmaktan asla vazgeçemeyişimiz, hattâ bu sorunlarla uğraşmaktan hastalıklı bir zevk bile al-mamızdı.

Elbette, o insanla yaşadığımız sorun, sevişmelerle, ortak zevklerle, neşeli konuşmalarla, eğlenceli tartışmalarla da süsleniyordu ama ilişkinin asıl çekirdeği hep o sorun oluyordu.

Belki de, içimizdeki o boşluğu dolduracak olan, bizim en çok ilgimizi çekecek sorunu yaratacak olan insandı.

Bir adım daha öteye giderek belki şunu bile söylemek mümkün, sorun çözülemez hale geldikçe, hattâ yavaş yavaş bir imkânsızlığa dönüştükçe bağımlılığımız ve ilgimiz de artıyordu.

Bazen, o insanla yaşadığımız sorunlardan yorulup kaçtığımızda, sadece o insanı değil, o insanla yaşadığımız dertleri çözümlemek için harcadığımız zamanları da öz-lüyorduk.

Zihnimizin bir parçasının hep aynı sorunu düşünmeye, çareler bulmak için kıvranmaya alıştığını, bu olmadığında büyük can sıkıntıları ve yalnızlıklar yaşadığını görüyorduk.

Niye onca insan arasında yalnızca birinin yarattığı sorunlar o kadar ilgimizi çekiyor, bunun cevabını bilmiyorum.

Tek aklıma gelen, o insanın birçok özelliğinin bir a-raya toplanarak "şeytanın boşluğunu" dolduracak özel biçimi oluşturması.

Eğer bu söylediklerim doğruysa, o zaman, birçoğumuz kendini mutlu edecek insanı değil, kendi eksikliğine denk gelecek sorunu yaratacak insanı arıyor öncelikle.

Mutluluk, sorunun yarattığı karmaşanın arasında, fırtınaya yakalanan bir insanın sığınacak bir kulübe bulduğunda hissettiği sevince benzer bir şekilde zaman zaman ortaya çıkıyor.

Bu kısa mutluluk zamanları, ortasında var olduğu dertlerin ve acıların boyutlarına uygun bir parlaklıkta oluyor ve asla unutulamayacak bir haz veriyor.

Sorunların karmaşıklığına ve büyüklüğüne uygun mutluluk patlamaları yaşanıyor.

Birbirine hiç benzemeyen iki duyguyu, iki zıt ucu aynı anda tutabilen biri de neredeyse hayatın bütün enerjisini, bazen olumlu bazen de olumsuz bir biçimde, bütün bedeninde ve ruhunda hissediyor.

Bağımlılığı yaratan da bu olmalı.

Hepimizin içinde bu bağımlılığı yaratacak insanın gelmesini bekleyen bir boşluk var, eksik bir parça.

Bizi en çok uğraştıracak olanı arıyoruz belki de.

O insandan daha güzelini, daha yakışıklısını, daha zekisini, daha güçlüsünü, daha güvenilirini bulsak da sonunda gene bizim aradığımız sorunu ve mutluluğu bize yaşatacak olana dönüyoruz.

O güzel kadının dediği gibi, "Onu görünce titriyoruz."

Şeytanın bizim için hazırladığı o zehirli karışımı içmek istiyoruz.

Bizi sarhoş edip bu dünyanın gerçeklerinden kopararak cehennemde ve cennette dolaştıran, o yakıcı karışım çünkü.

Ahmet Altan

Uçurum

  • 12/2/2007


 Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öykü­yü anlatıyordu. Kulak kesildim:

 "Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında otu­ran adam, yaprakların dökülmesini hüzün­lü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

 '- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.'

 Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:

 '- İngiltere'de bu ameliyatı yapabi­lecek doktor var mı' diye sordu.

 '- Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor.

 Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Ote­le giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça iti­yordu.

 Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.

 Polis, böyle tanınmış bir doktorun ne­den Wilkelman adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu."

* * *

 Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahın­da gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı.

 Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Ar­jantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhte­şem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına...

 Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşun­layarak susturması ne trajik bir final!..

 Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçir­dikten sonra çekildiği makyaj odasında ses­sizce ağlayan bir palyaço gibi... Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman... insanın sözü geçmez, gücü yetmez ba­zen kendine...

 En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız...

 Diline doladığı herkesin iç dünyasını ka­lemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keş­mekeşi tariften acizdir.

 Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrı'yı sorgulamaya başlamış bir din ada­mı kadar çaresiz, kıvranır insan...

 Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,

 ...ya da cehennemi bir cephede gün bo­yu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,

 ...en yakından tanıdığı zaafı, en güven­diği yanına yakıştıramaz insan:

 ...ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin...

 ...bir kurşunla durur.

* * *

 Çünkü en beteridir kendisiyle savaşan­ların, kendine yenilmesi...

 İnanmadan din adamı olarak kalamaz­sınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesa­retsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir ya­rayla kalplere şifa taşıyamazsınız.

 Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf”ları­nızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına...

 insan, kendine rağmen gider o zaman...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kol­larına koşar.

 Bazen uluorta, bazen yapayalnız,

 ...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...

 Malum; "uzun süre uçuruma bakar­san, uçurum da senin içine bakar."

 Can DÜNDAR

<-Önceki::Sonraki->